AfyonNews

Sandıklı Hüdai Kaplıcaları ve Efsanesi

Sandıklı Hüdai Kaplıcaları ve Efsanesi

Şifalı sularının çokluğundan dolayı Bizanslılar döneminde Salutaris adı verilen Afyonkarahisar’ın önemli termal tedavi merkezlerinden biri olan Hüdai Kaplıcası, Sandıklı ilçesinin 9 kilometre kadar güneybatısındadır. Kaplıca’daki eski hamamlar Bizans döneminden kalmadır. Hüdai kaplıcası yakınlarında bulunan Hieropolis şehrinde yaşayan Aziz Abercius’un, hayatını anlatan, 1600 yıl önce yazılan Vita Abercil isimli bu kitapta anlatıldığına göre Roma İmparatoru Marcus Aurellius’un 16 yaşındaki kızı Lucilla hasta olur, kızının tedavisi için iki adamını Sandıklıya gönderir, Aziz Abercius’u Romaya davet eder, bu davet üzerine Roma’ya giderek Lucilla’yı Aziz Abercius tedavi eder. Roma imparatorun annesi Faustina Abercius’un bu iyiliğine karşılık Hüdai kaplıcalarına bir mimar gönderip hamam yaptırır.


Hüdai (Hüzai) Efsanesi

Şifalı sularının çokluğundan dolayı Bizanslılar döneminde Salutaris adı verilen Afyonkarahisar’ın önemli termal tedavi merkezlerinden biri olan Hüdai Kaplıcası, Sandıklı ilçesinin 9 kilometre kadar güneybatısındadır. Kaplıca’daki eski hamamlar Bizans döneminden kalmadır. Kaplıca’nın bulunmasıyla ilgili efsane şöyledir:

“Zamanın birinde bir kentin çok mutlu bir hükümdarı varmış. Halkı onu, o da halkı nı severmiş. Varlıklıymış. Her istediği elinin altında imiş. Hükümdarın bunca mutluluğunu gölgeleyen tek derdi, çocuğunun olmayışıymış. İnandığı tanrısına gece gündüz durmadan yalvarır, yakarır bir yavru istermiş. Güzellerden güzel, nur gibi, servi gibi, peri gibi bir de karısı varmış. Bu güzel kadın, hükümdarına bir çocuk verememenin acısıyla yanıp tutuşurmuş.

Nasıl olmuş, nice olmuş bilinmez bu güzel kadın gebe kalmış. Zamanı geldiğinde nur topu gibi bir oğlan doğurmuş. Evin mutluluğu tamamlanmış. Günler lokum gibi, çerez gibi tatlı ve ışıklı ilerlerken hükümdar amansız bir derde düşmüş. Hekimlerin uğraşısı bir işe yaramamış, sonunda ölmüş. Acılar içinde, yaslar içinde kalan kraliçe bütün sevgisini oğluna vermiş. Onu gören gözden kıskanır olmuş.

Kralın tahtına, üstelik güzeller güzeli karısına göz diken kötü ruhlu veziri bu çocuktan nasıl kurtulacağının hilesini, tuzağını düşünmüş günlerce. Kraliçenin oğluna olan düşkünlüğünden ve analık duygusundan yararlanarak bir plan uygulamayı kararlaştırmış. Bir gün kraliçenin huzuruna varmış:             

-Sevgili kraliçem, oğlunuzu gözünüzden sakındığınızı biliyorum. O nedenle geleceğin hükümdarını daha güvenli bir yerde büyütmeliyiz. Yedi yaşına gelince de halkımıza krallığını duyururuz. Önerim şu: Oğlunuzu altın bir sandığa koyalım, orada büyüsün. Kimsenin kötü gözü de görmemiş olur, demiş.

Kafasında hiçbir kötü düşünce olmayan kraliçe, bu öneriyi kabullenmiş. Çocuğu altı n sandığa koymuşlar. Çocuk orada havasızlıktan ve hareketsizlikten gelişme gösterememiş. Cılız kalmış, hastalıklı olmuş. Ayakları tutmaz olmuş. Oğlunun durumunu gören kraliçe saçını başını yolmuş, ağlamış, sızlamış, analık yüreği güm güm atmış. Ama oğlunda da kral olacak bir durum görememiş. Günlerce düşünmüş. Sonunda bir akıl vermesi için vezirine danışmış:

-Söyle vezir! Bu ne hal? Ben bu işin içinden çıkamadım. Bu çocuktan hükümdar olur mu?

Zaten vezirin istediği de buymuş.

-Sevgili kraliçem, ana yüreğinin ne olduğunu bilemem ama derdinizi anlayabiliyorum. Çok acı çektiğiniz kesin. Bir yanda yavrunuz, bir yanda ülkeniz… Bana kalırsa bağrınıza taş basıp bu çocuğu feda etmelisiniz. Sakat ve gelişmemiş bir çocuktan kral olmaz. diye akıl vermiş. Kraliçe vezirin söylediklerini doğru bulmuş, çocuğun öldürülmesi için emir vermiş. Bir seyis çağırmışlar ona vermişler çocuğu. “Kırda bir yere götür bu çocuğu öldür!” demişler.

Yaşlı, ak saçlı, yardımsever bir kişi olan seyis, götürmüş çocuğu dağlara, öldürmeye kıyamamış. Bir dereye bırakıp, saraya dönmüş. Kraliçe için için yas tutmuş, bağrına taş basmış, bu acıya katlanmış.

“Ölmeyecek olanı Allah öldürmez” derler ya Tanrının kırında çocuğu bir kadın bulmuş. Evine götürmüş. Onu doyurmuş, yedirmiş, içirmiş. Bu kadının da bir derdi varmış, dizleri şişermiş. O derdine derman olur diye Hüdai sularını içmek ve içinde çimmek (yıkanmak) için her gün buraya gelirmiş. Çocuğu da yanından bırakmazmış. Kadın suları içerken ve yıkanırken çocuk da suya girer, yıkanır, çamurlarla oynarmış. Zamanla kadının dizlerinin şişi kaybolmuş, sağlığına kavuşmuş. O arada bir başka mucize de olmuş. Kötürüm oğlan canlanmaya, düzgün yürümeye ve gelişmeye başlamış. Bu durumu gören kadın, sürekli olarak çocuğu suya götürmeye başlamış. Zamanla çocuk iyileşmiş, normal gelişim çizgisine girmiş, güçlü kuvvetli aslan gibi bir delikanlı olmuş.

Seyis, saraydan ayrıldıktan sonra zaman zaman çocuğu bıraktığı yerlere uğrar, izini bulmağa, ne olduğunu bilmeye çalışırmış. Bir gün kadın ve çocukla karşılaşınca onlara sormuş:

-Yıllar önce buralarda bir sakat çocuk bırakmıştım. Acaba gören oldu mu, bilen, duyan var mı kadın?

-Aradığın çocuk budur, demiş kadın. Ben buldum. şurada bir sıcak su kaynar, oraya gider gelirdim. Çocuk yolumun üstüne rastladı. Aldım kucağıma. Onu da götürdüm suya. O şifalı sular çocuğa da iyi geldi. İşte bak, şu delikanlı o sakat çocuktur.

Seyis oğlanı kaptığı gibi saraya götürmüş. Kraliçeye durumu anlatmış. Dünyalar kraliçenin olmuş, çocuğunu bağrına basmış, sevmiş, okşamış, hasret gidermiş. Ertesi gün de kral ilan etmişler. O arada Hüdai kaplıcalarına bir bina yapılmış, şifa dağıttığı çevreye duyurulmuş. O gündür, bu gündür Hüdai Kaplıcası şifa dağıtma görevini sürdürür olmuş.

Kaynak link:
http://www.afyonkulturturizm.gov.tr/TR-148811/efsaneler.html (Erişim:29.05.2019)

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 0 YORUM

Henüz yorum yapılmamış.

AfyonNews.Com 2019 Afyonkarahisar | Kültür | Sanat | Folklor | Yemek | Tarih | Edebiyat | Söyleşi | Anı | Makale | Köşe Yazısı | Özel